Duyguyu Dışa Vurma Zorunluluğu


Duygular, Kafamızı kurcalayan bir konu olarak var olmuştur uzun senelerden beri. Özellikle Biz insanlar duygularımızın sebeplerini araştırabilmek, anlayabilmek için çeşitli yöntemlere başvurduk. Gerektiğinde kader dedik, gerektiğinde inanç dedik. Bir sürü sebep sıralayabildik sebep olarak. O sebeplerin üstüne gittiğimiz vakitler de oldu elbette. Korktuğumuzu hissettik, nedenini araştırdık yada mutlu olduk, tekrarlanabilmesi için o mutluluğun sebebini bilmek istedik.

Duyguların sebeplerinden ziyade, sonuçları yaşadığımız anı etkiler. Duygulara “Ne sebep oldu?” demek yerine “Neye sebep oldu?” diye sormamız gerekir. Genellikle duygularımızın güzel sonuçları olsun isteriz, çevremize gülücükler saçarak yada günümüzün geri kalanını mutlu bir şekilde geçirerek. Ne var ki, bazen öyle feci sonuçlar doğurur ki bu duygular, bir kişiye veya bir alışkanlığa bağlanmamıza sebep olur. Hayatınızı süsleyen bu his artık süslemekle kalmaz, hayatınızın karar alıcısı olur. Sizi kandırır, kararları sizin aldığınızı zannedersiniz ama sizin yerinize o geçmiştir.

Bu andan itibaren yaptığınız davranışlar, hareketlerin liderliği sizin elinizde değildir. Zaten tam anlamıyla da olmamıştır hiçbir zaman. Biz insanoğlu etkilenmeye çok açık varlıklarız; söylediğimiz her sözde, yaptığımız her davranışta veya aldığımız her karar anında hayatımızda bulunan etmenleri görürüz. Bu etmenlerin kalıcı olmaları mümkün değildir, kişinin gündemine göre değişirler.

Ne zaman olursa olsun, insanın her hareketinde hissettikleri bulunur. Sosyal yada asosyal farketmez. Konuşması gerekir insanın, ister istemez duygularını yansıtır konuşurken. Duyguları yansıtmanın ilk başında konuşma gelir. “Konuşma” eyleminden önce ise “ağlamak” ile “gülme” eylemi bulunur. Her insanın geçirdiği bebeklik döneminde ağlamak sadece üzüntüyü göstermez. İhtiyacı, umutsuzluğu, endişeyi aynı şekilde aktarır. Gülmek için de aynı şey söz konusudur. Bu iki eylem ve mimiklerimiz üzerinden kelime hazinemizi inşa ederiz.

Kaynağı “gülmek” ve “ağlamak” olmak üzere kelime haznemiz gelişir ve duygu aktarımımız diğer insanların anlayacağı seviyeye erişir. Vücudumuzun el verdiği ölçüde duyularımız aktarılır. Bu işlem başlıca kelimeler ile gelişir, mimik ve jestler ise süs gibi görünmelerine rağmen duygunun aktarılma işleminde tamamlayıcı görevleri vardır.

Duygu aktarılmaksınız yaşamı sürdürmek mümkün değildir. Yaşanılan her an duygu zorunlu olarak aktarılır, duygusuzluk diye bir kavram söz konusu değildir. İlk insan oluşumlarından günümüze kadar duygusuz yaşanılmadı. “Duygusuzluk” kavramının doğma sebebi olarak duyguyu algılamaya çalışan kişinin algılama esnasındaki hataları gösterilebilir. Bu hatalar dolayısıyla kimseye “Duygusuz” denilmemelidir.

Anlaşılacağı üzere duygu kavramı “sosyal” bir çevrede canlılığını gösterir. “Sosyalliğin bulunmadığı ortamlarda duygudan bahsetmek mümkün değildir” sözü de doğru olamaz gerçi, fakat duyguları doğru yaşamak bakımından sosyal ortam tercih edilmelidir. Buradan itibaren duygunun var olup olmama sorusundan, “doğru şekilde duyguyu yaşama” sorusuna geçmekteyiz. Bir duygunun doğru bir şekilde yaşanabilmesi için, duygunun getirdiği sonuçların kişinin üzerindeki etkisine bakılmalıdır. Bundan ötürü, kişiden kişiye değişebilecek bir kavramdan bahsetmekteyiz.

Sonuç olarak, hayat şeklimiz ne olursa olsun, duygunun varlığı biz insanlarda – en azından – zorunludur. Nasıl ki yokluğundan bahsedemeyiz, aynı ölçüde onu dışa vurmak ve göstermek bizim varlığımızın ve “duygu” kavramının zorunluluğudur. Sosyal hayatın buna tamamen olmamakla beraber etkisi bulunmaktadır. Duygu insan varlığı için su gibidir, hava gibidir.

3 2 votes
Makaleyi Puanla
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x