Edebi Makale – Kürk Mantolu Madonna

          Eserin telif haklarının da kalkmasıyla beraber son dönemde iyice popülerleşen “Kürk Mantolu Madonna”, Nazım Hikmet’in de deyişiyle Sabahattin Ali’nin Türk Edebiyatına kazandırdığı bir tecrübedir. Bu eser 1940’lı yıllarda kaleme alınmasına karşın hala daha aktüelliğini koruyan sorunlara ve durumlara değinmektedir. Bunlardan biri, iki zıt kişilik arasındaki ilişkiden yola çıkarak toplumda aşk ve cinsiyet kalıpları hakkındaki kanıksanmış dogmaların eleştirisidir. Bu konu alt başlıklara ayrılarak basitleştirilmek istenirse şu sıralama izlenebilir: Raif ve toplumdaki erkek algısı, Maria Puder’in hisleri, düşünceleri ve eleştirileri. İkisinin zıt karakterlerine rağmen onları bağlayan unsur. Raif’in Ankara’ya döndükten sonraki süreçteki mektupların kesilişi.

               Raif; günümüzde çoğu zihne yerleşmiş eril sistem göz önünde bulundurulduğunda, bu algıya çok uzak bir karakter olarak öne çıkmaktadır. İç dünyasında yaşadıklarına karşın kitap boyunca süren pasif tutumuyla genel geçer erkek kalıplarının dışında bir karakterdir. Raif’in ailesi ve Maria Puder’in onu kadına benzetmelerinin sebeplerinden biri de bu kitabın yıkmaya çalıştığı yerleşmiş algılardır. (sf.48”Annemin ve bilhassa babamın bana sık sık: ‘Yahu, sen kız olacakmışsın ama yanlış doğmuşsun!’dediklerini hatırlıyorum.”) ve (sf.78 “Sizde biraz kadınlık var…”/“Sizde genç kızlara mahsus bir hal var…”) Öte yandan Raif’in içine kapanık olması, isteklerini belirtmemesi, fikir belirtmek yerine karşı tarafa tabii oluşu. (sf.91 “Pek yumuşak başlısınız… Sizin hiçbir fikriniz, bir arzunuz yok mu?” / sf.96 “Bunlara ne lüzum var? Arkadaşlığımızın şekli bana değil, size tabidir. Siz nasıl isterseniz öyle olur!”) günümüz ilişkilerinde dominant tarafın erkek olduğu düşüncesine tam bir anti-tezdir. Raif idare eden değil idare edilmesi gereken erkektir. (sf.98 “Tıpkı annem gibi sizi de birinin idare etmesi lazım”)

               Maria Puder; kitapta kendisinin de sık sık belirtmekten kaçınmadığı erkeksi tavırları ile öne çıkmaktadır. Bu durumu küçük yaşta babasını kaybetmesine bağlamak kendi yazımla çelişmek olacaktır fakat küçüklüğündeki özgür ortam ve annesini idare etmek zorunda olmasının onda yarattığı farkındalığın önemi yadsınamaz. O özgürlüğüne çok düşkündür. Özgürlük onun için hep paradan daha önemli olmuştur.(sf.93 “Sırf bunun için resim yaparak geçinmek istemiyorum. Çünkü o zaman kendi istediğimi değil, benden istenileni yapmaya mecbur olacağım… Asla… Asla…”)O kadın-erkek arasındaki eşitsizliğe karşı tavırlarıyla, daha da önemlisi erkek iktidarına tepkisiyle kendini aşktan soyutlamış ve kendisini,bir daha sevemeyeceğine inandırmıştır. (sf.136 “Bende inanmak noksanmış… Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana âşık olmadığımı zannediyormuşum…” Özgürlüğün önemini her seferinde çekinmeden vurgulayan Maria, zaman zaman erkeklerden duyduğu rahatsızlığı belirttiği gibi dönemin kadınlarının  teslimiyetçi yaşantılarını da eleştirmekten geri kalmamıştır(sf.97” Neden? Niçin dâima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız?.. Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? (…) Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul edemedim.”) 

               Yazılarımdan yola çıktığımızda belirgin bir şekilde anlaşıldığı üzere, Raif ve Maria, iki zıt karakterdir. Peki onları bu denli birbirine bağlayan nedir, zıt kutupların birbirini çekmesi mi yoksa derinlerde başka bir şeyler var mı? Şüphesiz, onların aşkını eşsiz kılan, toplumun kalıplarına sığmayan bu ilişkinin çekirdeği “yalnızlık”. (sf122 “Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti.”) Toplum cinsiyet normları çerçevesinde değerlendirdiğimizde, aslında yalnız olmaları çok da şaşılası değil. Güçlü bir kadın arayanla, idare edeceği bir erkek arayan iki kişiden bahsediyoruz.  Onları yalnızlığın, dışlanmışlığın, bağlıyor oluşu bu durumda gayet tabiidir. Yılbaşından sonra bir süre Raif’le ayrı kalmalarının sebebi de aslında Maria’nın yalnız kalma isteğindeki yanılgıdır.

               Kitabın sonlarına doğru -Raif Ankaraya döndükten sonra- mektupların da kesilmesiyle beraber olayların aldığı şekle karşılık, Raif’in verdiği tepki yani aldatıldığı düşüncesi birçok açıdan ele alınabilir. (sf.145 “Üst üste yazdığım mektuplara da cevap alamayınca büsbütün yeise düştüm. Zaten son mektuplarının arası gitgide açılmıştı ve sahifeler gitgide daha az ve daha güçlükle doluyor gibiydi. (…) Bütün yazdıklarım boşa gitti ve bütün korktuklarım doğru çıktı.” Bu düşünceyle Raif yani yazar bizi şaşırtmayı bir kez daha başarmıştır. Yalnızlığı ve silik kişiliği ağır basan Raif bu sefer akıl ve mantığını bir kenara koyarak çoğu erkeğin düşüneceği gibi aldatılma korkusuna kapılmıştır. Bu durum tüm roman boyunca toplumda klişeleşmiş “aşk ve cinsiyet olguları”na karşı olan eleştiriyi sekteye uğratsa da Raif’in Maria’ya ne kadar bağlı olduğunu ve ne denli yalnızlık endişesi yaşadığını bize en iyi şekilde hissettirmiştir. Nihayetinde gecenin ayazında, sabahla kadar dışarıda hastanenin açılmasını bekleyen o değil miydi? (sf.129 “ ‘Gece içeri bırakmadılar, bende sabahı bekledim!’ / ‘Nerede?’ / ‘Burada… Hastanenin etrafında!’ ”)

               Üzerinde detaylıca durduğum bu konu aslında kitabı ayakta tutan sütunlardan bir tanesidir. Toplumumuzda artık kalıplaşmış sözde “teslim olan” ve “teslim alan” olayına eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşılan bu kitaptaki sorun, günümüzde dahi baş göstermektedir. Günden güne artan ve durmak bilmeyen bazı vakaların da yegane temeli işte budur. Bu problem çözülmediği takdirde; gelecek, geçmişteki yaşanmışlıkları tekerrür etmeye mahkûmdur.

5 1 vote
Makaleyi Puanla
Sarp Egemen

Sarp Egemen

Sanat'ın her dalından keyif alan birisi...

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments